Ana sayfa Cin kabileleri Yakaza Cinleri

Yakaza Cinleri

10633
0
PAYLAŞ
Yakaza Cinleri

Yakaza cinleri pis yerlerde yaşarlar.

Yakaza cinleri evlerimizin tuvaletlerinde, banyolarında, tavan aralarında ve bodrum katların ücra köşelerinde yaşarlar. Yakaza Cinleri’de tıpkı insanlar gibi aile hayatı yaşar bizler gibi aile kurup ailelerine bağlı yaşarlar. Gündelik hayatlarında bizler gibi yemek yer, uyur, evlenir ve ölürler. Cinler insanlardan farklı olarak yüzlerce hatta binlerce yıl yaşam sürdürebilirler.

Yakaza Cinleri Neden Zarar Verir ?

İşin tuhaf yanı şudur ki; Yakaza Cinleri insanlar onları rahatsız etmeden insanları rahatsız etmezler. Ancak rahatsız edildiklerinde uykumuza girebilir ve bizi farklı yollar ile korkuturlar. Örneğin, tuvalette uzun süre kalırsak onları kızdırabiliriz. Çünkü o anda besleniyor olabilirler ve bizim orada uzun süre durmamız onları rahatsız edebilir. Bir nevi intikam almak için gece uykumuza gelecek ve bizi boğacak hatta dövecektir.
Yakaza Cinleri diğer cinler gibi ateşten yaratılmış ve yine diğer cinlerde olduğu gibi Müslüman ve Gayrımüslüm olarak ayrılırlar.

“Ana rahminden itibaren cenine ve doğdugundan itibaren çocukluk sürecini geçirenlere musallat olan; onları ruhsal ve bedensel yönden menfi yönde etkilemeye çalışan yakaza cinleridir.
(Kütüb-i sitte; c.4;S.348)”

Arapça olan yakaza (يقظه) kelimesinin 2 anlamı vardır. 1. anlamı; uyanıklık, 2. anlamı; şuuru ayakta tutan, hafıza ve hassasiyeti azami seviyede tutma halidir. Yani maddî-manevî varlığı (potansiyeli) toplama halidir. Bediüzzaman’a göre bu hâl, ancak sadık rüya hâli, yani ruhu teksif, yani ruhu yoğunlaştırarak “o kesif zulmet” içinde aradığı nur’u bulma kapısı açıyor.

Uyanıklık anlamı taşıyan yakaza kelimesi, bazı kimselerde uyku ile uyanık olduğu zamandır veya direk uyanık olduğunda rüyây-ı sâdıka gibi bazı olaylar yaşayabilirler. Bu hale daha çok riyâzet yapan ve nefsini kötülüklerden arındıran kişiler ulaşır. Böyle bir durum, uyumadan gerçekleştiği için rüyadan ayrılır. Bilinen maddî âlemin şartlarından uzak olmasıyla da uyanıklıktan ayrılır.

Ruhun yükselerek ulvi makamlara ulaşmasıyla elde edilen bir sonuç olan bu duruma, Hz. Ömer’in cemaat önünde hutbe verirken komutanı Sâriye’ye “Dağa, dağa..” diyerek, harp anında önemli bir taktik vermesi örnek gösterilir.

Yakaza Cinleri, değerlendirme açısından yakaza, sâdık rüya kapsamındadır. Örneğin uyanık olduğu zamanda bir kişinin Efendimiz Hz. Muhammed gibi kimi büyük zevatı ya da velîleri müşahede etmesi böyledir. Varlığındaki öze ulaşanlar için bu oldukça normaldir.

Çünkü bu seviyeyi elde eden Hz. Muhammed’in, uyku halinde bile kalbine gaflet gelmediği müsellemdir. Bu nedenle O’na hakkıyla vâris olanların yakaza halinde, rüyada görülenlere benzer şeyler görmesi normaldir. Çünkü bu hal yakînin neticesidir. Bu durum ise insan-ı kâmil seviyesine ulaşanların, doğrudan ötelere geçiş sağlayabileceğini gösterir.

Yakaza Hali

Yakaza Hali

Peygamberlerin ve veli zatların rüyaları yakazadır. Fakat kimi rüyaların tabiri gerekmektedir. Bunun için de asfiye denilen zatların bu rüyaları tabir etmesi gerekir ki maksat ve mana anlaşılsın. Sekr haliyse, manevi bir sarhoşluk hali olduğundan, bu durumdaki bir velinin söylediği kimi sözler ölçüsüz olabileceğinden tefsir ve tabiri gerekebilir. Bu açıdan sekr halinin tam bir yakaza olmadığı, kimi şeylerin mutlaka tabir ve tefsiri lazım geldiği açıktır.

Yakaza ehli, seyr-i sülûk-i ruhânînin hemen her mertebesinde basiret üzere hareket eder ve her davranışıyla: “De ki: İşte benim yolum budur! Ben basiret ve idraklerine seslenerek insanları Allah’a çağırıyorum.” (Yûsuf, 12/108) gerçeğini temsil eder.

Duyup işittiği her şeyden kendine göre bir nasihat çıkarır. Gördüğü her nesne ve her hâdiseyi farklı bir ibret levhası gibi değerlendirir ve sürekli tezekkür, tefekkür ve tedebbür ufuklarında dolaşır. Sözlerinde hikmet, susmasında ibret, tavırlarında da mehâbet vardır. Karşılaştığı her çehrede Hakk’ı hatırlar ve ürperir, onun sîmâsının müşahedesinde de hep Hak hatırlanır.

Göz ve gönlün yakazası, Hakk’ın her ân, her halimizi görmesi, bilmesi ve yaratması bilincini sürekli korumakla, his, idrak, irade ve kalplerimizle O’na yönelerek, ömrümüzü hep O’nun huzurunda bulunma âdâbıyla sürdürmektir.

Rivâyet olunur ki: Tövbe ve pişmanlık içindeki bir günahkâra, yakaza hâlinde iken günahlarının listesi verilmiş: “Oku bunu!” denmişti. Bu hâl karşısında mücrim o kadar ağladı ki, gözyaşlarından listedeki günahları göremez oldu. Nihâyet bu samîmî gözyaşları, o günahların tamamını yıkadı, temizledi. Böylece o mücrim affoldu.

Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın da belirttiği gibi, Allah’a karşı duyulan sevgi, muhabbet ve tutku öyle bir hastalıktır ki, diğer bütün dertlerin devası ondadır. Çünkü Allah’a karşı duyulan bu sevgi, imanın nurudur. Bu nur arttıkça, iman kuvvetlenir. İman pekiştikçe de, kişi, nefsinin heva ve arzularına dayalı tutku ve bağımlılıklardan kurtulur. En büyük esaret olan, “benlik” zincirlerini kırmaya başlar. Yavaş yavaş bencillikten kurtularak “ben merkezli” kişiliğinin ötesine geçmeye başlar.

Kendi dışında başka değerlerin de var olduğunun farkına varır. Kendinden başka hiçbir şeye değer ve önem vermezken, kendi nefsinin arzu ve heveslerinden başka hiçbir şey düşünmezken, kademe kademe, kendi nefsî hayal kurgu dünyasını yıkarak yeni gerçeklikler keşfetmeye başlar. En önemlisi de kendi nefsinin kendisine neler yaptığının birer birer farkına varmaya başlar. Bu, adım adım nefsini tanımak, Rabbini tanımak demektir. Bu durum kişinin gafletten kurtuluşunun başlangıcıdır. Buna tasavvufta “yakaza hâli” denir.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı girin